Çocuklarımızın Hayatlarında Bir Milat; İlkokul

8 yaşında bir oğlum var. İlkokul 2. sınıf öğrencisi, Kerem.

Halk arasında “sakınan göze çöp batar” misali bir ilkokul macerasından geçtik, ilk bir buçuk yıllık sürecimizde.

Nasıl mı? Aklınıza geldiği şekliyle değil muhtemelen.

Yani, ilkokuldan mezun olduğunda 2 yabancı dil bilsin, çarpım tablosunu tek ayak üstünde sıralasın, ülke çapındaki sınavlarda süper başarılı olsun, bir sporu iyi yapsın, en az bir müzik alet çalsın falan istemedik.

Okumayı, yazmayı öğrensin, dört işlem düzeyinde matematik bilsin, bir yabancı dile mümkünse aşinalığı olsun, hepsinden önemlisi ise, öz disiplini olan, öz bakımını yapan, ferah ve kendisi ile barışık, öğrenmeyi seven bir çocuk olsun istedik. Ki zaten ilkokula başlarken de böyleydi oğlumuz.

Hatta bazı eğitimciler diyor ki, kendisine hiç akademik bilgi verilmeyen ama bulunduğu ortama matematik ve okuma yazmaya yönelik materyal bırakılan çocuklar, ortalama 10 yaşında okuyup yazıp, toplayıp çıkarabiliyorlar. Yukardaki taleplerimiz ile bu bilgiyi karşılaştırdığımda, bir veli olarak okuldan talebim şuydu, önce çocuğa zarar vermeyin, ardından mümkünse civarında yeterince materyal bulundurun, ona rehberlik edin, huzurunu kaçırmayın…

İnanılmaz ama gerçek, bunu bulduysanız; birinci ihtimal yanılıyorsunuzdur, aslında bulamamışsınızdır, çocuğunuzu dikkatle izleyin; ikinci ihtimal gerçek bir istisnasınız ve çok şanlısınız.

Kısacası, gözbebeğimiz Kerem için sakındığımız şey, “her çocuk için tek bir doğru belirleyip, bunu çocuğa dayatan, akademik (!) gelişimi iyi ezbere bağlayan” bir sistemdi. Çöpün batışına gelince….

İlkokul Arayışımız

Önce devlet okullarına baktık. Kasım ayında devlet okula doğalgaz alacak parayı henüz göndermediğinden buz gibi olan okulumuzun müdürüne “niye haber vermediniz, çocuğu gelir alırdık, hasta oldu” dediğimizde “geçen yıl, veliler şikayet etti, okul soğuk diye aradığım için, teftiş geçirdim” cevabını bir devlet anaokulunda almıştık. Bu sefer daha dikkatli ve tedbirli davrandık. Ama ne yaparsak yapalım “çocuğuna özenen, zaten özele gönderiyor, buralardan çok şey beklemeyin” havasının ötesinde bir devlet okulu ile karşılaşmadık.

İçimiz hiç rahat etmeden de olsa döndük özel okullara…

Oğlumun bir özelliği var, yüksek ve karışık seslerden çok rahatsız oluyor. Müzik dersleri bu nedenle yıllardır onun için bir eziyet. Türkiye’nin ünlü okullarından biri, bize yaptıkları tanıtımda, her çocuğun mutlaka bir müzik aleti çaldığını söyledi. Bizimki müziği sevmez, resmi sever dediğimde, aldığım “biz mutlaka sevdiririz” cevabı ise; bana sevdirecek bir yöntemleri olduğunu değil, sevme zorunluluğunu kabul ettirecek derinden bir baskıları olduğunu açıkça gösteriyordu. Zira çocuk kim ki, kendi hobisinin ne olacağına kendi karar verecek. Misal, Picasso bu okulda büyüse, resim çizeceğine saz çalardı belki. Böylece bu eğitim sisteminin ne kadar doğru olduğunu hep beraber görmüş olurduk. (pardon, saz çok avam oldu, piyano çalardı)

Büyük ve “marka” haline gelmiş özel okulları gezerken hepsinde şunu fark ettim; kalabalık – kitle eğitimi yapıyorlardı. Dolayısıyla çocukların birbirlerinden farklı özelliklerinin ortaya konulmasına ilişkin ne bir iddiaları vardı, ne de bu iddiayı gerçekleştirecek insani ve fiziki olanakları. Bu nedenle mesele, eğitim sürecine tabi olan çocuğun eğilim ve ihtiyaçlarının tespitinden çok; eğitimde kararı verecek olan ailenin ikna edilmesi noktasında toplanıyordu. Aileyi nasıl ikna edersin? Çocuğu bu okuldan mezun olduğunda, kaç dil bileceği, kaç müzik aleti kullanabileceği, bir sporda ne kadar iyi olacağı vb…. gibi taahhütlerle. Çünkü bunları her aile çocuğu için ister. Niye istemesin ki ? Ama aklımı kemirip duran asıl soru hep şu idi: Peki ya benim oğlum bunları istemezse? Ya futbolu sevmezse? Ya çok iyi yazı yazmak yerine sadece matematik yapmak isterse? Sorularıma aldığım genel yanıt şuydu, biz istetiriz J “İstetmek” haline bir bütün olarak karşı olsam da, istetemediklerine ne olduğunu merak ederek oralardan uzaklaştım. Daha sonra bu okullardan birinde, seramik dersini çok seven bir birinci sınıf öğrencisinin, Türkçe dersinde camdan dışarı bakıyor diye, seramik dersine katılmasının yasaklandığını duyunca içim acıdı.

İşte özel okulların karanlık yüzü; dışlama, ikna edemediği çocuğu yok sayma, hasta ilan etme, çocuğun becerilerine ket vuracak şekilde cezalandırma. Bu muamelerle biz doğrudan karşılaşmadık. (Dolaylı karşılaşmama şansınız yok, elbet herkesin çocuğu bunu tadıyor bir kere) Ama Kerem’in çok hareketli sınıf arkadaşlarının, hem de birinci sınıfta sıraya oturmayı öğrenemediği (!) için, öğretmenin beni arayıp, o çocuğun okuldan alınması için baskı yapılmasını istediği oldu mu derseniz, evet oldu. O çocuk okuldan alındı mı, evet alındı.

Okul bakma maceramızda böylece ikinci bir aşamaya gelmiştik. Çocuğun kendi eğilim ve becerilerine bakmaksızın bir ya da birden çok beceriyi dayatan, ama bunu veliye “biz çocuğunuzu her yönden geliştiriyoruz” şeklinde sunan ve kalabalık içinde bir nevi seri üretim yapan büyük özel okullardan uzak duracaktık. Popüler tabiriyle “butik” olarak adlandırılan küçük özel okullara geçtik.

Bir tanesinde karar kıldık. Sahibi bir sermayedar değil, eğitimciydi ve işinin başındaydı. Öğrenci mevcudu azdı, çok geniş bir bahçesi vardı, evimize uzak sayılmazdı. Veli profili, genel olarak eğitimli ve çalışan insanlardan oluşuyordu. Kimse ultra zengin değildi, ama çocuğunu özel okula gönderebiliyordu. İlkokul bittiğinde çocuğunuz okuma yazmayı ve temel matematiği bilecek; bir de İngilizcemiz ve satrancımız var; bahçemiz spor olanakları ile dolu; mutlu ve huzurlu bir çocuk olarak mezun edeceğiz dediler. Bulabileceğimiz en iyi okul olduğunu düşünerek kaydımızı yaptık geçtik.

İlkokulumuza Başladık

2 aya kalmadı, sakındığımız göze çöpler hem de derinden batmaya başladı. Her gece eve en az 5 sayfa ödev gelmeye başladı. Sabah 9’da derse başlamak için 8’de evden çıkan ve servisten inişi akşam 5’i bulan oğlum; yemeğini yiyip, hemen tekrar dersin başına otursa dahi ödevler bitmiyordu. Ne bir dinlenme, ne banyo, ne de temel çocuk hakkı olan “oyun”a vakit kalmıyor, gün geçtikçe okuldan soğuyor, gecenin bir vakti, hadi artık diye söylenen velilerine karşı geriliyordu.

Önce öğretmeni ile görüştüm. Okulun tam gün olduğunu, çocukların tek serbest vaktinin akşam olduğunu, her gece bu miktarda ödevin bence tüm çocuklar için, ama özellikle benim oğlum için çok gerginlik nedeni olduğunu, Kerem’in okuma yazma hevesinin kırıldığını, benimle ilişkisinin gerildiğini anlattım. İkna olmadı, ödevlere hatta hızını arttırarak devam etti.

Okul yönetimi ile görüştüm. Sınıf öğretmenine pek çok güvendiklerini, sınıfın içine karışamayacaklarını, ilkokul 1’de bir çok çocuğun zorlandığını, bu nedenle zorlanmasının normal olduğunu, zamanla alışacağını söylediler. Yukarıda bahsettiğim, bu çocuk sorunlu, okuldan alınsın konuşması bu okulda yapıldı.

Sınıfın içine karışılmayacaksa, bu okul yönetimi, sınıfı öğretmene kiralayan bir oteldi bir nevi ya da öğrencileri de o sınıfa getirmeyi başaran bir aracı kurum. Zamanla neye alışacaktı oğlum? Gece gündüz ders çalışmaya mı? Sevgili veliler ve öğretmenler, sabah 8 de başlayıp, akşam 5’e kadar çalıştıktan sonra, eve iş getirip, yemek yer yemez tekrar uyuyuncaya kadar çalıştığınızı ve bunun her gün olduğunu düşünün. Buna itiraz ettiğinizde patronunuzun, size “alışırsınız” dediğini. Çocukları anlamak çok da zor değil, basitçe onların da insan ve birey olduğunu kabul etmekle başlayabiliriz misal.

Neyse, oğlum alıştı. Nelere mi alıştı? O ödevleri bitirebilmek için hızlı yazmaya alıştı. Son derece kötü bir yazısı oldu ve kalem tutuşu bozuldu. Öğretmeni, daha okuma yazma bilmiyorsunuz, okula kitap getirmeyin dediği ve bu hayat temposunda vakit kalmadığı için, başına oturup uzun uzun baktığı kitaplar, kütüphanesinin rafından çıkmaz oldu. Kalemden nefret etti, boya kaleminden bile. Resim yapmayı bıraktı. Bir 3 rakamı kaç kere anlatılabilir anne? isyanları doruğa çıktı. En sevdiği oyuncakları olan legoları bir kenara kalktı, bütün gün yazı yazıyorum, ellerim yorgun diye… Favori aletimiz tablet oldu. Yazı yazmayı öğrenmenin etkisi ile Youtube’tan istediği videoya ulaşabiliyordu. Böylece benim seçtiklerimi izleme dönemi kapandı. Bir gün gelip “anne, what the f..k” ne demek diye sorduğunda; madem çocuğun hayatını, tek bir ilgi alanı, hobi ile uğraşamayacak kadar işgal edecektiniz, bari yazma öğretmeseydiniz de benim kontrolümde kalsaydı bazı şeyler diye düşünmekten kendimi alamadım.

Bu öğretmenimizin okuldan ayrılması ile derin bir nefes aldık. Şunu söyleyeyim, bu uygulamaları nedeniyle ayrılmadığını kesin olarak biliyorum. Yani özel nedenleri olmasa “öğretmen” olarak kalmaya devam edecekti.

Dönem arası -hali hazırda gitmediğimiz çok az okul vardı- onlara da baktık. Hemen hepsine tek bir soru sorduk “ödev politikanız nedir?”; hepsinden aynı yanıtı aldık “sınıf öğretmenimiz belirliyor”. Bu sorunun bizim için kritik yanı şuydu; okulun bir kurum olarak öğretmenine ne kadar müdahale ettiğini, eğittiğini gösteren en önemli veriydi ödev politikası. Bu alana “hiç müdahale etmiyorum, öğretmen belirliyor” demek, okulun, herhangi bir eğitim politikası belirlemeden, sınıfı kiraladığının temel işaretiydi. İlk dönemki deneyimimiz bunu ispatlamıştı. Aradığımız basit yanıt şuydu “çocuklarınız bütün gün bizimle, buradalar, kendileri bir konuyu araştırmadıkları müddetçe, bir de eve ödev gönderip, dinlenmelerini önlemek istemiyoruz.” Ya da mesela “sadece hafta sonu tekrar ödevleri veriyoruz” gibi basit, bugünün çocuğunun, çocukluk haklarının hepten ellerinden alınmasına neden olan eğitim temposunun önüne geçen, karşı duran bir yanıttı, aradığımız. Bulamadık. Bu nedenle de okulu değiştirmedik.

Birinci sınıfın ikinci dönemi, çok sakin ve anlayışlı bir öğretmen geldi. Gelir gelmez, bir veli toplantısı yaparak; çocukların hepsinin ayrı ayrı tanımak istediğini, bu nedenle 1 ay boyunca akademik eğitimden ziyade başka etkinlikler yapacağını, çocukların 1 yılda yavaş yavaş öğrenmesi gereken alfabeyi, yarım dönemde öğrenmiş olmalarından dolayı zaten bunaldıklarını ve müfredatın önünde olduklarını; bu nedenle kendisine vakit tanımamızı; 1 ay sonunda çocukların düzeylerine ve ihtiyaçlarına göre akademik eğitime devam edeceğini; okul tam gün olduğundan hiçbir zaman hafta içi ödev vermeyeceğini, akşamları çocuklarımızla serbestçe vakit geçirmemizin önemli olduğunu, uykularını mutlaka almalarının gerektiğini, en fazla çocuklarının ilgi alanlarına göre hafta sonu için proje ödevi vereceğini anlattı. Derin bir ohhh çektim.

Gerçekten de bunları yapmayı denedi ama başaramadı. Neden mi? Çünkü, veliler, ödev olmadığından biz çocuğumuzun akademik gelişimi takip edemiyoruz, öğretmen sınıfta yeterince müdahaleci değil, sıkılan öğrencinin dışarı çıkıp gelmesine izin veriyor… gibi şikayetlerini ısrarla yönetime bildirdi. Ve hooopp, 2. sınıfa yeni bir öğretmenle başladık.

Sanırsın ki ben ülkenin başkentinde çocuğu özel okula göndermiyorum, subayım ve altı ayda bir tayin oluyorum, bu da mecburen Kerem’in üçüncü öğretmeni. Olan olmuştu artık.

Üçüncü öğretmenimiz, şefkatli bir öğretmendi, müfredatı sıkı sıkıya takip ediyordu. İşte bu müfredat belası tam bir cendere. Bir gün akşam Kerem’e nasıl geçti okulun diye sorduğum da şu yanıtı aldım “Anne, 8 yaşındayım ve bana hava taşıtı diye uçak anlatıyorlar. Uçağın havada uçtuğunu bilmeyen mi var?” İşte hayat bilgisi dersinin engin müfredatı. Ne güzel besleniyor, akademik olarak gelişiyordu Kerem. Bir ben anlayamadım, bir de Kerem. Başka bir gün daha keskin ve can acıtıcı bir cevap aldım aynı soruya “Anne, ben bazen okulda tam 8 saat sıkılıp, oturabiliyorum, biliyor musun, ama hiç konuşmadan”. Ben şanslıydım (!), benimki sıkılınca konuşmamayı başarabiliyordu(!). Ya başaramayıp, atlayan zıplayanlar? Onlar okuldan tasfiye ediliyordu. Aynı madalyonun iki yüzü, aynı mutsuzluğa verilen iki farklı tepki.

Bu da yetmezmiş gibi, bir de etüt uygulaması geldi. Okul çıkış saati oldu 6. Çocuk akşam servisten inince saat oluyor 7. Buna rağmen arada bir de olsa ödev geliyor. Yorgunluk ve açlıktan kırılan bir çocuk geliyor her gün eve. Tüm veliler şikayetçi. Okulun cevabı muhteşem, gelecek yıl etüt yapmayacağız. Eeee, madem zarar veriyor çocuklara, kabul ettiniz, niye hemen değiştirmiyorsunuz sistemi? Cevap yok. Muhtemelen etüt öğretmeni ile yaptığı anlaşmayı feshetmenin mali sonuçları, çocukların huzurunun önüne geçmiş durumda.

Birinci dönemin son ayına girdiğimizde, etüt öğretmeni “Kerem çok ilgisiz hiçbir soruma yanıt vermiyor” dedi. Bir gün oğlumla sohbet ederken, işte bazen canımın çok sıkıldığını, bazı insanlarla anlaşamadığımı, bu nedenle bazen hiç konuşmak istemediğimi anlattım. Uzun soluklu bir muhabbetin sonunda sana da bu oluyor mu diye sorduğumda “anne, ben de etüt de hiç konuşmak istemiyorum” dedi. Hadi bunun nedenini keşfedelim derken, konu geldi bir olaya dayandı. Etüt hocamız, Kerem’i tahtaya kaldırıyor ve bir metin yazmasını söylüyor. Bizimki yazarken tahtanın en altına yazıyor. Öğretmenin “Eğil de duvara yaz bari” tepkisi bütün sınıfın gülmesine yol açıyor. Kıpkırmızı olan Kerem, ağlamamaya çalışarak sırasına geçiyor. İşte o günden beri etüt de konuşmuyor. Düşünün, örneğin, 40 yaşınızdasınız, bir konferansta sunum yaparken 60 yaşındaki bir profesör sizinle dalga geçiyor. Kendinizi nasıl hissedersiniz? Çocuklar bireydir ancak biraz empati gösteremeyen biri öğretmen midir?

Yönetimle görüştüm. Ve kısaca onlara, çocuklara karşı bu yaklaşımın doğru olmadığını, öğretmenin bu üslubunu değiştirmesi ve çocukların özgüvenini kırmaması gerektiğini yukarıdaki örnekle anlattım. Tabi haklısınız, hemen ilgileneceğiz dediler. Bir hafta sonra, aynı öğretmen, son dersten Kerem’i 15 dakika erken çıkarmak için ricada bulunduğumda, “ben sizi tanımıyorum ki siz kimsiniz” dedi. Okulun sorunla mücadele yöntemi ve “ilgilenmesi”nin sonuçları da önümdeydi.

Sıralamak gerekirse,

  • Devletin eğitime yönelik niyetsizliğinden özele kaçtık.
  • Büyük özellerin, markası namına çocuğa dayattıklarından, küçük özellere kaçtık.
  • Küçük özelin, sınıf kiralarcasına öğretmene, öğrencileri hiçbir eğitim politikası olmadan teslim edişinden mağdur olduk.
  • İyi bir öğretmene denk geldik, veli hırslarıyla kaybettik.
  • Yine iyi bir öğretmene denk geldik, bugünün çocuğuna hiç hitap etmeyen müfredatıyla boğulduk.
  • Eğitim formasyonuna sahip olmayan, karşısındaki kişiye saygı duymayı bilmeyen “öğretmen”lerle cebelleştik.
  • Çözüm için attığımız her adım daha büyük sorun olarak iade edildi, zira okulun görevi sınıfın öğretmene kiralanmasıydı bir sorun çözme becerisi ve iddiası yoktu.
  • Bütün ferah memleketlerde, ilkokul eğitiminin günde 9 saat olamayacağı, çocuğa zarar vereceği tespiti tartışılırken, hiçbir kaynağı okumayan okul yönetimince buna zorlandık, yanlış olduğu kabul edildiği noktada dahi çocuğun hiç gözünün yaşına bakmadan yanlışa devam etme pervasızlığını gördük.

Sakındığımız tüm çöpler sırayla gözümüze battı ve biraz tedirgin de olsa Meraklı Kedi’ye kaydolduk.

Meraklı Kedi’ye Geçiş

Tedirgindik… Çünkü okul bu yıl yeni açılmıştı, öğrenci sayısı henüz azdı, ülkemiz için yeni bir sistem deneniyordu. Çünkü, konu, çocuklarımızın hayatı olunca, başka konularda aldığımız riskleri alamaz hale geliyoruz. Bir de zaten her dönem öğretmen değiştirmiş, toplamda 4 farklı öğretmene 1,5 yılda maruz kalmış olmanın tahribatıyla karışınca iş, daha da zor bir karar oldu.

Ama Kerem’in Meraklı Kedi’de misafir öğrenci olarak katıldığı derslerden aldığı keyif ve bu okula devam etmek istemesi kararın yükünü hafifletti.

Daha önemlisi, şöyle bir oturup kendi çocukluğumu düşündüğümde bulup çıkardığım olgular ve duygular, beni bir anne olarak rahatlattı.

Neler hatırladım? Birincisi okul yarım gündü. Geri kalan yarısında hep sokaktaydık. Hem de başımızda hiçbir anne, baba, bakıcı vs olmadan. Okulda ne yaşarsak yaşayalım, geri kalan sokak hayatımızda hem enerjimizi atıyor, hem de belki mutsuzluğumuzu gideriyorduk.

Eğitim olanakları sıfıra yakın bir köy ilkokulundan mezunum ben. İlkokuldan mezun olduğumda sadece okuma yazma ve matematiğin dört işlemini biliyordum. Ama öğrenmeyi, okulu, öğretmenimi seviyordum. Ortaokul sonunda girdiğim Fen Lisesi Sınavında ise vasattım. Düz liseye gittim ama gün gelip üniversite sınavı yaklaştığında, üniversitede okumak istediğime kesin karar verdiğimde, her şey değişti. O nefret ettiğim bilgileri öğrenmeyi bir sorumluluk hesabı yaptım, hiçbir öğretmenin bana vermeyeceği ödevleri kendime verdim, o saatten sonra ders çalışmak beni yormadı. Gıcık olduğum testleri çözmek benim için sadece bir oyundu. Bir çok arkadaşım özel derslerle, velilerince sürekli iteklenirken, ben kendi kendime takıldım. Sonuç, son derece yüksek puanlı bir üniversiteye kaydoldum.

Kısacası, öğrenmeyi seven, öz disiplini olan ve neyi nasıl öğreneceğini, ne yapmak istediğini bilen bir çocuğa/gence ancak hayatın talihsizlikleri engel olabilir. Ancak, bu konularda sürekli karmaşaya düşen bir bireyin, bu hali, zaten kendisi önünde engeldir.

Meraklı Kedi’nin uyguladığı yöntem, çocuklara sağladığı olanaklar ve eğitime bakış açısının, çocuğun kendi kendisine engel olacak bir özgüvensizliğe, mutsuzluğa neden olmayacak, aksine bunları tamir edecek nitelikte olduğunu düşünerek Meraklı Kediye geldik.

Meraklı Kedi Sonrası

karikatur

Henüz 10 gün oldu Meraklı Kedi’ye başlayalı. 10 günde bir çocukta neler değişebilir ki, diyeceksiniz değil mi?

İlk gün okul çıkışı….

“Anne, bu okulda kimse bana ille de şunu yazacaksın demedi. Ben istediğimi yazdım. Anne, bütün gün hikaye yazdım ben” (resim bile yapmayan Kerem’i hatırlayın)

“Anne, burada sırada oturma zorunluluğu yok, sıkılınca kalkıyorum, acaba burası okul değil mi?” (okula mı gidiyorlar, yoksa sevimli yüzlü bir askerliğe mi başladılar, belli değildi)

İkinci gün okul çıkışı….

“Anneeeee, istediğim zaman tuvalete gidebiliyorum, izin bile almama gerek yok, eskiden teneffüste oynayacağım diye gitmiyordum, sonra derste sıkışınca karnım ağrıyordu” (Artık ne kadar verimli ders dinleyecek çocuk o anda. Ya da siz bir büyük olarak tuvaletiniz gelip gidemediğinizde ne hissediyorsunuz, bir düşünün)

Üçüncü gün okul çıkışı…

“Anne van go diye bi ressam var ya… Onun gibi ayçiçeği çizdim” (Oysa uçağın uçtuğunu öğreniyorduk, iki ay önce. Şimdi Van Gogh)

Dördüncü gün okul çıkışı…

“Anne burada kimse bana kötü davranmıyor, öğretmenlerim bile”

Beşinci gün okul çıkışı…

Her eve girdiğinde tablete sarılmaya çalışan oğlum, koşarak resim defterini aldı. Bir harita çizdi. Okulun haritasıymış, gizli definesinin yerini işaretledi. Definenin ağaca, kaç adım mesafede olduğunu yazdı. Birlikte haritanın kenarlarını hafif hafif yaktık. Yarın arkadaşlarımla bu harita ile define bulacağız dedi. (Dikkatle bakarsanız, sanattan matematiğe bir çok şey var bu etkinlikte. Ama adı ödev mi, hayır. Bir öğretmen dediği için mi yapıyor, hayır. Sadece ve sadece kendisi istediği için)

Bundan sonra çizgi film izlemek istediğinde, üstünü değiştir ondan sonra dedim. Anne bana “üstünü değiştirir misin de, anne, emir verme” cevabını aldığımda, kendisinden özür diledim ve rica ettim.

Kendi kendine hiç hareket edemez hale getirilmiş, sürekli bir bilgi ya da hareket biçimi dikte edilen oğlum; daha güzel bir iletişim biçimi için beni zorlamaya başlamıştı.

İkinci hafta ilk gün okul çıkışı…

“Anne, zehirli hayvanlar atölye çalışması yapılacak. Ben de asistan olacağım derste. Ben de anlatacağım bildiklerimi” (Bir daha derste konuşmama kararından, geldiğimiz yer. Aylardır rafta duran kitaplarımız çıktı kendiliğinden ortaya)

İkinci hafta ikinci gün okul çıkışı…

“Güneş vardı anne, bahçede saklambaç oynadık, öğretmenlerimiz, hadi teneffüs bitti diye kızmadı bize. Sonra içeri girdik, çok güzel atölye yaptık.”

İkinci hafta üçünü gün okul çıkışı…

“Anne ben çok güzel voleybol oynuyorum, hadi top alalım” Gittik, hemen top aldık, akşam yemeğinden sonra yarı aydınlık parkta voleybol oynadık.

Erkek çocukları futbolu seviyorlar, iyi topa vuramayan ise kendiliğinden dışlanıyor. Kerem hiç bilmez futbolu, çoğu teneffüste tek başına kalıyordu. Defalarca onu futbol öğrenmeye ikna etmeye çalıştım. Ama çocukların okulda olumsuz bildirim aldıkları bir konuyu, veli olarak sizin evde çözmenizin neredeyse mümkün olmadığını gördüm.

Elini bile sürmediği topla, şimdi heyecanla oynuyor oluşunun nedeni ben değilim, okul. Aylar sonra ilk kez okul, çözmem gereken bir sorun değil, sorun çözen bir mekanizma olarak karşımdaydı.

Şimdi odasının yerleri lego parçaları ile dolu. Her gün okuldan, mutlu bir yorgunlukla geliyor. Sokaktan gelen, ağaca tırmanmış çocuğun mutluluğu ile. Tablete sarılmak yerine oyuncaklarına, kitaplarına sarılıyor. Okulun atölye çalışmaları için resimler hazırlıyor, kitaplar buluyor. Hem de kimse bunu yapmasını söylemediği halde.

Çocuk merkezli eğitim; çocuğun eğilimlerinin ortaya çıkarılmasına rehberlik etmek ne demek, ben bir kez daha anladım. Hem de sadece 10 günde.

Birinci haftanın sonunda öğretmeni, Kerem’in üzülmesine neden olan bir konuyu aktardı bana. Nasıl çözüm bulabileceğimiz konuştuk. Şimdi düşünüyorum, çözümün bir kısmını bulduk bile. Çünkü, buna Kerem’in üzüldüğünü bir önceki okulumuzda, son öğretmeni 3 ay sonra sadece tahmin etmişti ve teyit için bana sormuştu. Yaklaşımın arasındaki fark ve bunun yarattığı sonuçlar apaçık ortada.

Sözün Özü;

Bizim başımıza gelenler, belki siz okuyanlara sadece bir şanssızlık gibi gelecek. Ama benim ve civarımdaki bir çok anne, baba, çocuğun ilkokul maceralarından gördüğüm, okul, öğretmen, veli talepleri, müfredat, eğitim politikası… bunlar bir bütün. Birindeki yanlış politika, diğerinde güzel olan unsurları alıp yok ediyor kendi içinde. İyi bir öğretmen bularak kurtulamıyorsunuz, söylenenlerin aksine.

Çocuklarımızın hemen hepsi, anaokulu ve kreşle başlıyorlar okul hayatlarına. Anaokulları ve kreşler, bu ülkede, bireyin eğilim ve ihtiyaçlarını görmezden gelen geniş kitle eğitimine tam olarak hiç bir zaman entegre olmadılar. Bu nedenle, öyle ya da böyle iyi okul öncesi kurumlar bulmak çok da zor görünmedi gözümüze . Ancak, ilkokul böyle değil maalesef. Baştan itibaren çocuğun zihni bir banka hesabıymış da, eğitimci de oraya yatırım yapan bir sermayedarmışçasına dizayn edilmiş bir sistem mevcut. “Önce zarar vermeyin” ilkesinin hayat geçmesi şansı bu sistemde neredeyse mümkün değil. Zamanında eleştirdiğimiz kamu eğitiminin kötü olarak adlandırdığımız özellikleri, makyajlanmış halde özel okullarda yürütülür hale gelmiş durumda.

İlkokuldan önce öğrenme heyecanı olan oğlum, özel okulda dahi olsa ilkokuldan sonra; bunu tamamen kaybetmek üzereydi, dolayısıyla, evet ilkokul bizim için öncesi ve sonrası net çizgilerle ayrılan bir “Milat”tı.

Sonuç olarak; başka bir okul, başka bir yönetim, başka bir öğretmen, başka bir veli ve başka bir yaklaşımla mümkün.

Birlikte mümkün kılmak dileğiyle…..

İmza;
Bir Meraklı Kedi Ebeveyni

5 cevaplar
  1. Derin
    Derin says:

    BİR DEMET MAYD’A’NOZ
    Anne ve babamın iş programının yoğun olması nedeni ile anasınıfım sabah 8:00 de başladı, akşam 18:00 de bitti. Niteliksiz, insan olmaktan yoksun öğretmenler eşliğinde (ama okulumuzun yüzme havuzu vardı, drama sınıfı vardı vs. vs. vs. vardı bütün bunlar yeterdi ne de olsa).
    İlkokul 1. Sınıf hayatım ise öğlene kadar okul öğleden sonra bir sene önce gittiğim anaokulunun etüt merkezinde geçiyordu ve ben yine saat 18:00 de mesaiden çıkan işçi gibi servise binip eve gidiyordum. İlkokul 3. Sınıfa kadar iki öğretmen değiştirdim. Arada yaşadıklarımı paylaşsam hep birlikte ağlasak mı gülsek mi bilemeyiz… İlkokul 3. Sınıftaki anım sanki daha bu sabah yaşadım, öyle gözlerimin önünde. İstanbul’dan Ankara’ya yeni taşınmıştık. Sınıf arkadaşlarımın hepsi 1. Sınıftan itibaren birliktelerdi. Aradan geçti 2-3 ay bir matematik dersinde öğretmenim beni tahtaya kaldırdı. Bana matematik sorusu soracaktı. “ Evet yaz bakalım tahtaya bir demet maydanoz ” dedi. Ben tahtaya yazıyorum “maydonoz” öğretmen bana diyorki “kızım sen hayatında maydanoz yazmadın mı” Tahtaya bakıyorum nerede yanlış yaptığımı bulamıyorum. İçimden sıcak birşeyler akıyor ve heyecanlanıyorum tahtayı siliyorum ve tekrar “maydonoz” yazıyorum. Be sefer öğretmenim ve bütün arkadaşlarım gülüyor. Ağlamak istiyorum, ağlayamıyorum. Çünkü ağlasam daha çok rezil olurum. Daha çok utanırım. Akademik başarısı yetersiz olan ama kendini dünyanın en iyi ve bilinçli eğitimcisi olarak gören öğretmenim bana “A” ve “O” arasındaki farkı söylemek yerine ben daha nerede hata yaptığımı bilmeden koca bir azarla ve kahkahalar eşliğinde yerime oturtturuluyorum. Oysa ben matematik sorusu için tahtaya kalkmıştım. Matematiğin “M” sini yapmadan yerime oturdum. Bu örrneği daha anlaşılır daha açıklayıcı yazmak isterdim. Ama telafuz edilirken “maydanoz” ve “maydonoz” arasındaki farkı daha çarpıcı anlatabilecek cümleler bulamadım, tabi ki öğretmenimim yetersizliğini ve benim yaşadığım utancı da.
    Bu ve buna benzer bir sürü anıyla bütün bu hataları yapmamak kararlılığıyla ben de okul öncesi öğretmeni oldum. Utanarak yaşadığım bütün anılarımı unutmadan ve hiçbir çocuğu utandırmadan kendine güvenen bireyler yetiştirmeye çalışıyorum.

    Cevapla
  2. tülay
    tülay says:

    Sevgili Meraklı Kedi ebeveyni, yazının sonuna doğru gözlerimden yaşlar süzüldü. Çocuklara bu kadar eziyet edilir mi, oradan kurtulduğunuza ve BBOM ‘ a gösterdiğiniz destek ve dayanışmaya çok sevindim 🙂 Hepimizin gayretiyle batıl olan gidecek, hak olan kalacak. İçten sevgilerimle.

    Cevapla
  3. sevim uysal
    sevim uysal says:

    Sevgili merakli kedi ebeveyni, benim kizim bu yil krese basliycak bende simdiden en iyi okul arastirmasina girdim. Ama sizin yazinizi okuyunca herseyden vazgectim bu okullarin genistilmesini bekliyorum harika bayildim kucucuk beyinlere zorla verilen egitimler ne kadar basarili olabilirki yazinizi okuyunca esim ve ben boyle bir egitim sistemi istedigimize karar verdik tesekurler sevgiyle kalin

    Cevapla
  4. Mujde
    Mujde says:

    Merhaba, yazıyı ve yorumları okuyunca yorum yazmadan geçemedim. Türkiye’de özel bir okuldan mezunum, okudukça o günlerime döndüm sanki. İnsan ömür boyu içinden atamıyor ne yazıkki bazı şeyleri. Şu an İrlanda’da eğitim gören (Türkiye’ye dönmeyi düşündüğümüzden) çocuklarımdan 8 yaşında olanı için Meraklı kedi’yi bizzat ziyaret ettim. Çok sıcak bir ortamla karşılaştım öncelikle. Bir yetişkin için bile çok sade göz yormayan okulun kütüphanesinde bir görüşme yaptık. Çocuğumun bir gün gelip “anne bugün okul dışında sınıfça yürüyüş yaptık ve çiçekleri inceledik” dediği bir ülkenin okul sistemini bilen ve çocuk gelişimi okumuş biri olarak okula çok ısındığımı belirtmek isterim. Hem sıcak ortamı hem de uyguladıkları eğitim yaklaşımları bakımından kesinlikle tavsiye edeceğim bir okul. Sevgilerimle…

    Cevapla
  5. Selma Berberoglu Akakça
    Selma Berberoglu Akakça says:

    Sevgili Meraklı Kedi ebeveyni
    Yazınızı aşagı yukarı aynı yollar dan geçmiş ve kesinlikle aynı düsünen ve mecburen bir tanesini seçmeye calışmıs bu sene ilk okulu bitirecek bir kız çocuğu ebeveyni olarak gözyaşları (hem de hungur hungur) için de okudum…. Hatta bu satırları yazarken bile durduramiyorum kendimi…
    Ne diiyim kuzularimizi da bizleri de
    Allah kurtarsın., darısı kuzucuklarımızın başına…..
    Hadi BBOM lutfen ama lutfen istanbul için ortaokul oluşumu için neler mümkün…,
    Selma Berberoğlu Akakça

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir